8 Ağustos 2010 Pazar

KİM O?

Bir adam gördüm, bir kapının önünde oturmuş düşünüyordu. Saçı sakalı birbirine karışmıştı. Üstü başı perişandı. Kafasını belli bir ritimle iki yana sallıyor, arada bir kimsenin anlamadığı bir şeyler mırıldanıyordu.

-Kim bu adam, diye sordum.
-O bir meczup, dediler ve anlattılar hikâyesini.

Şimdi önünde oturduğu o kapıyı çalmış günlerden bir gün. İçeriden bir ses “Kim o?” diye sormuş.

Ciddiye almış soruyu. O günden beri cevabını düşünüyormuş…
Sahi kimim ben ?!!

MERHABA ....

Ahlakımızı güzelleştirmek, ibadetlere devam etmek
ve dahi günahlardan uzak durmak suretiyle bir güzel kul olma sevdamız içre blog sayfamıza hoş gelmişsiniz, sâfâlar getirmişsiniz..
Daha bu bedenlere bürünmeden çok önce, ta ezelde; Bezm-i Elest’te, biz çok güzel bir varlık gördük ve çok güzel bir ses işittik. O gördüğümüz ve duyduğumuz, aslında güzelden de öte, güzelliğin ta kendisiydi. O güzellik, aynı zamanda Vedud’du; yani aşkın ta kendisi.
O’nun huzurunda mest olan gönüller, o zamandan beri mecnundurlar.
Ondan bir hatıra yerleşmiştir hafızalarına. Bu dünyada o hatırayı canlandıracak herhangi bir şey, yeter mecnunluklarının açığa çıkmasına.
Mükellefiyetler mecmuasından, muhabbet deryâsına
O hatıraya mütevazı bir katkı olsun diye buradayız efendim,
aşk ile huu, illa hu

SUSTUK..

Ne devlettir ki, dildârım sen oldun;
Enîs ü munîs ü yârim sen oldun.

Dil-i pür-derdimin dermânı sensin;
Şifâ-yı cân-ı bîmârım sen oldun.

Bana hasm olsa àlem halkı, gam yok…
Ne korku, çün nigehdârım sen oldun.

Safâlar ger cefâlar bulsa cânım,
Refîk-ı cümle etvârım sen oldun.

Sana dil vermişem ey cân-ı àlem,
Ezelden çünkü dildârım sen oldun.

Disem ismi-şerîfin yâdımız bes,
Dilimde cümle güftârım sen oldun.


Sana ta’zim eder dillerde Hakkı…
Der inkârım yok, ikrârım sen oldun.

ÖLMEK Mİ ZOR?

Ey aşk yolunun olgun yolcusu, bana kapıyı aç!
Ey durmadan akıp giden gözyaşı biraz dinlen, izin ver canlara derdimiz söyleyeyim; Bu gece verdiğin sırla içime bir kor daha düşürdün, ağzımın tadını kaçırdın, yaktın beni canım efendim.
Malum dünyaya geldiğinde, bir yandan yaşamaya, bir yandan ölmeye başlar insan. Yaşayan halimizden yükselen çığlıkların sebebi bu cümlelerdir:

Mevt (ölüm) ile fevt (fırsatı kaçırma) arasındaki şu yaman bağa bir bakın:
“Fevt, mevtten daha kötüdür. Çünkü fevt, eldeki fırsatı kaçırıp Hakk’tan gafil ve uzak olmaktır, mevt ise halktan uzaklaşmaktır. Dînî ve ahlâkî bir vazîfeyi îfâ etme fırsatını elden kaçırmak, ölümden daha zordur.

Bir hayrı kaçırmak, bir şerre dalmak ÖLMEKTEN beterdir. Ölmek halktan ayrılıp Hakka kavuşmaktır, sevgiliyle buluşmaktır. Oysa her isyan ve günahta Allah’tan ayrı düştüğünün farkında mısın ey can!?

Dünya hayatı uyku gibi, ahiret hayatı uyanıklık gibidir, her kim rüyasında ağladığını görürse onun tefsiri, o kimse uyanıklık halinde gülecektir,sevinecektir.
Ey kardeşim, dünya uykusunda ağla, ta ki ahiret uyanıklığında cennetlik ve sâid olunca gülesin!
Aman Yâ Rabbi! Son nefesimizi Cemâl-i İlâhî’ne kavuşma aşk ve iştiyâkıyla verebilmeye medâr olacak feyizli bir ömür yaşamayı cümlemize nasîb eyle!

Söz Yahyâ bin Muâz-ı Râzî (Rey, 872-Nişabur)’dendir. Hazret büyük velîlerden. İsmi Yahyâ bin Muâz bin Câfer Râzî, künyesi Ebû Zekeriyyâ, lakabı Vâiz’dir.

SABAH DUASI..


Ey gül fidanı! Hoş bir bahar rüzgarı gibi yanına geldim. Geldim ya, üzüntülerle, gamlarla dolu bu dünyada ateş-i aşkı ile mest olasın. Ey gülü yüreğinde besleyen can, bu düşüşlerden, bu hallerden sakın ye’se kapılma; gizli gizli o kadar çok dua et, geceleri o kadar çok ağla, inle ki; sonunda SABAHLARI yedi kat gökten kulağına kurtuluş sesleri gelsin. İsa aleyhisselam isteklerden, beden eşeğinin arzularından kurtulunca, duası kabul edildi! Sen de nefsanî isteklerden temizlen, elini yıka! Çünkü, gökyüzünden manevî yemeklerle dolu sofra geldi!

El-Aman, ben yine sustum. Sevgiliye benim selamımı sen götür! Saygılarımı sen söyle! Ona de ki; “Elinde duadan başka bir şey olmayan ne yapabilir?”

Hz. İsâ (a.s) sabahları ekseriyetle şöyle dua ederdi:


Ey Allah’ım! Ben istemediğimi uzaklaştırmaya, umduğum faydayı elde etmeye muktedir olmadığım bir vaziyette sabahlamış bulunuyorum. Kuvvet ve kudret ise senin elindedir. Ben, amelimin sorumlusu olarak sabahlamış bulunuyorum. Bu bakımdan benden daha fakir bir kimse yoktur. Ey Allahım! Düşmanımı sevindirecek şekilde beni gülünç duruma düşürme, eğlence etme. Dostumdan da beni emîn eyle. Musibetimi dinimde tahakkuk ettirme. Dünyayı en büyük kaygım, bilgimin son raddesi, emelimin gayesi kılma. Ey Allah’ım! Bana acımayanı, merhamet etmeyeni, başıma musallat etme!



Allah’ım, Hainlerin hıyanetlerini, hilekarların hilelerini, zalimlerin zulmünü yakala ve benden uzak tut. Ümit edip de ulaşamadığım, gönlümden geçirip de def edemediklerim için sana sığınıyor ve senin yardımını istiyorum. Ey kederleri gideren, gamları dağıtan ve zulme uğrayanların duasını kabul eden Allah’ım! günahlarımın çokluğu nedeniyle bana azab etme. Beni affet ve bana rahmet et. Eğer bana azab edersen, sebebi günahlarımdır. Eğer affedersen, şüphesiz Sen çok Aziz ve Hakim bir Bağışlayıcısın.

NEFS AYIPLARI...

O, hikmeti dilediğine verir. Kendisine hikmet verilen kimseye ise, gerçekten pek büyük bir hayır verilmiştir. Bunu ancak sağduyu sahipleri düşünüp anlarlar. [Bakara, 269]

İbn-i Atâullah el-İskenderî Hazretleri’nin meşhur eserinin ismi “Hikem” dir. “Hikmet” kelimesinin çoğulu olan “Hikem” “Hikmetler” mânâsınadır. Hikmet, neyin doğru neyin yanlış olduğunu anlamaya yarayan derin ve yararlı bilgi demektir. Bilgili olmanın en çok değer verilen tarafı, insanlığa yararlı olmaktır. Hz. Peygamber, faydalı bilgi istemeyi tavsiye etmiş, bizzat kendisi de Allah’tan bu dilekte bulunmuştur.

Büyük hakîmlerden Atâullah* Hazretlerinin marifet ve hakikat taliplerine çok özlü ve pek değerli nasihatler ihtiva eden eşsiz eserine dair yaptığımız derslerden gönlümüzü çelen hikmetlerinden:

33. HİKMET


Ey mürid, içindeki gizli ayıpları keşfetmeye çalışman, senden perdelenmiş olan gaybları araştırmaktan daha hayırlıdır


Talebkâr-ı guyûb olmakten elbet
‘Uyûb-ı zâtını bilmek evlâdır

(Gizli ilimleri bilmekten ise kendi ayıplarını bilmek daha iyidir.)

İnsanın riya, kötü ahlak, müdahane (dalkavukluk: hatır için hakhın gayrısını söylemek) ve hubb-u makam(baş olmayı sevmek) gibi nefsani zaaflarını anlayarak riyâzet, mücahede ve ibadetle bunları gidermeye çalışması kuşkusuz kader sırları, ledünni marifet ve keramet gibi melekut alemine ait sırları müşahede etmesinden daha hayırlıdır. Zira ayıpları gidermek Hakk’ı istemenin gereğidir, gaybları keşfetmek ise nefsin emelidir. Çünkü gaybî sırların keşfini arzulayarak ibadet etmek, ilahi rızayı amaçlayan kulluğa zıt bir şeydir. Kerametin esnekliğine mübtela olan gönül de vuslat zevkinden mahrum kalır.

İnsan-ı kamile lazım olan ise, keramet istemek değil, istikamete rağbet etmektir. Zira keramet kul isteği, istikamet Rab isteğidir. Kulluk vazifesinin tam olarak yerine getirilmesi için Rabb’in isteği tercih olunmalıdır. İstikametin elde edilmesi için de nefsani ayıpları görmek ve giderilmesine gayret gösterilmek gerekir ki, bunların afetlerinden ameller kurtulsun, gelen haller saf ve katışıksız olsun. Dahası zât âyinesinden cehil ve gurur tozları silinsin; varidat silsilesinden şerli hususlar kesilmiş olsun.

Nitekim, “Men arefe nefsehu fekad arefe Rabbehu!” hadis-i şerifinin yüksek manasınca, Allahü Tela’yı bilmek için lazım olan nefsi bilmektir, ifadesinden kastedilen şey de nefsani kusurları bilip gidermeye çalışarak kemale erilmesi ve Zülcelal’in nurunun müşahede edilmesidir.

Nefs ayıplarını bilmek için dört yol gösterilmiştir:

1) Kâmil mürşidler: İrşad eteğine sarılanları Hak yoluna yöneltir, nefs ayıplarını ve şehvet tehlikelerini gösterirler. Kendisi irşada muhtaç olan sahte şeyhlerin bu hususta yeri olmadığı açıktır.
2) Sâdık ve iyi huylu arkadaş: Sohbet ve öğütleriyle arkadaşını ayıplardan ve amel noksanlıklarından, davranış bozukluklarından kurtarır. Sevgileri ve dostlukları nefsanî olan çıkar peşindeki zamane kardeşleri lazım değildir.

3) Ayıp arayan düşmanlar: Bunlar düşmanlık ettikleri kimselerin daima ayıplarını yüzüne vurur ve noksanlıklarını ortaya dökerler. Onların dillerinden korunmak ve kurtulmak için kötü sıfat ve ayıplarını bırakmaya gayret ettirirler.

İmam Şafiî “Dostumdan ziyade düşmanın benim için hayırlıdır. Çünkü dost, ayıplarımı örter ve beni eksik bırakır. Düşmanım ise ayıplarımı söyleyip noksanlarımı göstereceğinden beni olgunlaştırır.” buyurmuştur.

4) Halka karışmak: İnsan başkalarında gördüğü iyi halleri elde etmeye böylece eksikliklerini gidermeye çalışır. İnsan kendisine cahil denilmesinden hoşlanmaz. Çünkü ilmin olgunluk, cahilliğin noksanlık olduğunu bilir. O yüzden kötü ahlaklılar da iyi ahlakı sever, ister ve taklid ederler. İnsan halk arasında iyiliği kötülükle kıyaslayarak fıtrat gereği iyi ve güzel olana meyleder.

Hazreti Lokman’a edebi kimden öğrendiği sual edildiğinde;

“Edebi, edepsizlerden öğrendim. Halkın edepsizliğinden rahatsız oldukça edebe sarıldım.” buyurmuştur.
Bu dört tezkiye (arınma, temizlenme) sebebinden birincisi bulunursa diğerlerine pek lüzum kalmaz.

Benî İsrail zahidleirnden biri, her sene yalnız altı gün dışında , yetmiş senesini oruç tutarak geçirmiş. Bir gün Cenab-ı Hakk’a “şeytanın nasıl aldattığını öğrenmek” için dua etmiş. Duasında ısrar etmişse de dileği kabul edilmemiş.

Bir kere de içine dönüp “kendi hatalarımı bilsem ayıplarımı düzeltsem daha iyi olur” diyerek istiğfar edince Hakk katında bu son istiğfarının yetmiş senelik ibadetinden daha makbul olduğu ilham edilmiş, basireti açılarak şeytanın hileleri kendisine gösterilmiştir.

Çeşm-i insaf gibi kâmile mizân olmaz
Kişi noksânını bilmek gibi irfân olmaz


* İslam Tasavvuf Tarihinde ayrıcalıklı bir yere sahip bulunan, H. VII asrın sonlarında Mısır’da yetişen ve Şazeli Tarikatının üçüncü büyük şahsiyeti olan İbn Ataullah, “Hikem’ül Atâiyye” adlı eseriyle meşhurdur. Eserlerinde Tasavvufun en derin hakikatlerine temas etmekle beraber, bazı sûfilerin tartışmalara konu olan görüşlerine yer vermemiştir. Adı Ahmed olup İbn Ataullah lakabıyla tanınmıştır. Dedesi olan Abdulkerim, Maliki mezhebinin önemli fakihlerinden biridir. Ebu Hasan-ı Şazeli (1197-1258) hazretlerinin halifesi Endülüslü Ebu Abbas-ı Mürsi’den ve daha sonra Yakut-i Arşi’den (Allah sırlarını yüceltsin) feyz almıştır. Vaaz ve sohbetleriyle halkı derinden etkileyen İbn Ataullah hazretleri 1309 (H.709) senesinde Mısır’da vefat etmiş olup kabr-i şerifi Karafe mezarlığındadır
Az vakti kalanlara,
Ey kavmim! Haydi artık günahlarınız için Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra da tevbe ve pişmanlık içinde O’na yönelin ki, size gökten bolca rahmet ve bereket yağdırsın; gücünüze güç katsın. Gelin günahkâr olarak dönüp gitmeyin. [Hûd, 52]

Hakk cemâlin Kâbe’sini kıldı âşıklar tavaf
Yerde Kâbe, gökyüzünde Beyt-i mamûr olmadan

Gönlüm, sevgilinin gönlü ile beraber, dilsiz, dudaksız feryâd edip duruyor. “Susarak konuşma” dedikler böyle bir şey olsa gerek… Kamış, şekerle dolu olursa, ses vermez; eğer sen kamış değilsen; içini kötü duygulardan, benlikden temizlemiş, boşaltmış isen, dudağını, kulağını neyzenin dudağına yaklaştırıp manevî şekerler çiğnersin. İşte öylesi bir candan ferahfeza nefeslerdir duyacaklarınız. [249. mestmp3]





“Sen hamûş ol, macerâyı çesm-i giryân söylesin!”
(Sen sus, macerayı ağlayan gözler söylesin)

Nasıl ağlamayalım dün gece evinde yağmur vardı, Temmuz ayında göğün kapıları açılıverdi de haremi pâkine Hakk’ın lütuf bulutlarından Rahmet yağmurları indi. İnsanın taş kesilmesin diye, taşın insan kesildiği evin feryadına daha fazla dayanamadı gökler:
Yağmur; Seni bekleyen bir taş da ben olsaydım



Binler aşığın nazarını celbeden o evin cazibesine tutulan pervanelerin feryadına ses verdi gökler:
Yağmur; Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım



Uzak ülkelerden gelen Rahman’ın misafirlerine, visâlin taliplerine ikram edildi gök sofrasından:
Yağmur, Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım



Vareden’in adıyla insanlığa inen Nûru, alemlere Rahmet olarak gönderilen yağmur bildik biz ve O’nun yağmuru sevdiği gibi sevdik; “Daha Hakkın rahmetinden yeni gelmiştir, üzerindeki cemal tecellisi tazedir” diyerek…



Hem her bir damlası bir meleğin kanadında inen üzerimize düşen bu zerre, ya beyt-i mamur’a meleklerin kıblesine dokunmuşsa,
Rahmetinin damlası cennetim olmaz mı sultânım!



Geceleri uyan ve Hakk’a yürü! Çünkü gece, senin için sırlar yurduna rehberlik eder. Herkes uyurken ilâhî aşk sırları, mânâ zevkleri gönlüne bereketli bir yağmur gibi yağar. Çünkü geceleyin gönül pencereleri açılır, ötelerden nasipler gelir. Lâkin bu hâller, yabancıların gözlerinden gizlenir. [Hz. Pir Mevlana]



İşte bir gece vakti, böylesi bir yağmurda ıslandık efendim …


Şeyh-i Ekber Hazretlerinin işareti olmasaydı daha devam ederdik ama, buraya kadarmış;


İbn-i Arabi hazretleri Mısır’da bir tarikat cemaatinin davetine icabet eder. Orada bir takım şeyhler de davetli olarak bulunmaktadır. Ev sahibi hazırladığı yemekleri açılan sofraya döşeyip misafirleri buyur ettiği sırada her nasılsa içine küçük abdest yapılması için (tebevvül) yapılan hiç kullanılmamış olan sırça çanak da sofraya getirilir. Bu sırça kap erenlerden birinin şerbet içmesi için kullanılınca derhal lisân-ı hâl ile Cenab-ı Hakk’a:

“Ya Rabbi, sana hamd ü sena olsun ki, bana evliyaya maşraba (bardak) olmayı nasib eyledin, bundan sonra başka bir iş için kullanılmayı istemiyorum!” diyerek kırılıp paramparça olur. Bunun üzerine Şeyh-i Ekber hazretleri oradakilere “Bu çanağın söylediklerini duydunuz mu?” diye sorar. Onlar da “Evet, işittik” diye cevap verirler. Şeyh Hazretleri:

“Ben başka bir şey daha idrak ettim, o çanak dedi ki: Ben cansız bir eşya olduğum halde, idrak sahiplerince kullanılmak şerefine eriştikten sonra artık temiz olmayan bir şeyin kabı olmak istemediğim için kendimi kırıp yok ettim. Sizin kalpleriniz de gerek iman şerbetine gerek temiz irfan şarabına kap olmakla beraber her biriniz cihanın göz bebeğisiniz. Artık o gayb hazinesi olan kalplerinizi aldanış yurdu olan dünya sevgisine, şehvet ve hevâ pisliğine yer olmasına nasıl razı olursunuz?”

Ben ki toz kanatlı bir kelebeğim,
Minicik gövdeme yüklü kafdağı,
Bir zerreciğim ki , arş’a gebeyim,
Dev sancılarımın budur kaynağı!

Benzim safran gibi sarardı. Boynum büküldü, çene düştü. Beden mezarında sıkıştım kaldım. Ey ruhu darlıktan kurtaran, rahata kavuşturan! Gel, beni benden, beni bedenden kurtar! Hz. Muhammed’i gözleyen gözüm, gamınla sana müştakım diyor. “Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik.” ayetinin sırrı, gel de o dağınık saçlar arasından yüzünü göster!” Ey azîz varlık, ey Hakk ile gören göz, ey her şeyi bilen gönül! Gel! Dünyada mevcut bütün canlar, sana karşı canlıktan çıkıyorlar, beden oluyorlar. Halbuki sen, cansın, canlar canısın, cansız beden ne işe yarar? Ben çok eskiden, sana gönül vermiştim. Gel, ey sevgili gel de simdi sana canımı da vereyim! Ey sevgili, ilacım da sensin, çarem de sensin. Yüz parça olmuş gönlümün nuru da sensin, çaresiz gönlümde senden başka ne varsa hepsi yok oldu, beni kimsesiz bırakma! Ne olur Gel artık!


İşte hâli, her dem hata ve isyan olan fakirin, yağmurdan sonra Hakk’ın rahmetinin tuğyân ettiği Şaban-ı Şerif’te, haremi pâkinden niyâzı o dur ki:


Mevlam, cümlemizi, Resulu Kibriya efendimizin şefkat nazarıyla gelen şifâ, hidâyet ve rahmetiyle buluşturup huzur içinde vuslat-ı ilâhîye koşan bahtiyar kullarından eylesin!




Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma, Mâh-ı Nebi olan Şaban-ı Şerif, ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola, aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah, Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler


Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .



Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle



Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin


Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

SUSAMIŞ AŞIKLARA...



Akılların ulaşamadığı yüceliklerde dolaşan Efendiler Efendisi’ne
sayıların ulaşamadığı miktarda salât ü selâm ile…
Yâ Nebi, maddenin kasıp kavuran rüzgarına kânan insanlığın gündeminden çekildiğinden beri iyilikler kötülüklere iç içe; akıl nefse yenik, ruh da bedenin esiri oldu… Kıyametin o dehşetli hesap saatini düşünen, mahşerin kalplere derin hüzün ve ürperti veren korkunç sahnelerini hatırlayan Ümmet-i Muhammed ise Şefî-i rüz-i ceza hazretlerine tutunma, onun merhamet dolu bakışlarına nail olma ümidiyle asırlardır “Şefaat ya Resûlallah!” diye yalvarıp yakarıyor, inleyip ağlıyor…

Nice aşık canlar, şefaat niyazlarını son derece yüksek bir edep içinde ve pek ahenkli bir şekilde ifade etmişlerdir. Onların bu duygulu yakarışları, boyun büküp yalvarışları, gönlü şefaat ümidiyle yaralı kuşlar gibi çırpınan müslümanları rikkate getirmiş, onlar da kendilerine bu güzel şiirleri söyleyenlerin yerine koyarak, şefaat ümidiyle saadet gözyaşları dökmüşlerdir.



Susamış aşıklara kanmağa kim gelir yâ Resulallah
Salâdır aşıklara yanmağa kim gelir yâ Resulallah
Gelirse hânına her kim sâladır yâ Resulallah


Senin aşkın kamu derde devâdır yâ Resulallah
Senin sözünden başka söz hatâdır yâ Resulallah

Senin katında hâcetler revâdır yâ Resulallah
Seninle hasta gönüller şifâdır yâ Resulallah

Senin şefâatin günâhkâra safâdır yâ Resullah
Seni görmek bana bin cân bahâdır yâ Resulallah

Resûlullah aşkını ve şefaat niyazını pek yanık ifadelerle dile getiren aşıklarımızdan biri Osman Şems’dir (Ö. 1893). Na’tına şöyle başlıyor:


Nedamet eşki çeşmimden revandır ya Resûlallah
Ki cürmüm çok, işim ah ü figandır ya Resûlallah

İnayet kıl, kerem kıl, merhamet kıl, geç günahımdan
Ki affetmez isen halim yamandır ya Resûlallah

Şeb-i firkatte kaldım, pertev-endaz olmadı bir dem
Cemalin afitâbı çok zamandır ya Resûlallah

Aşık şairimiz bu son beyitte diyor ki: Ya Resûlallah! Mübarek yüzünün güneşi hayli zamandır beni; bir an için olsun aydınlatmadığı için, ayrılık gecesinde kaldım. Daha sonra da Resûlullah’ın kapısının insanı bütün korkulardan kurtardığına ve kendisinin de o kapıya yüz sürdüğüne temasla şefaat niyâzını şöyle dile getiriyor:


Yüz urdum kısmen ümmîd, olsa ger dağlaca isyânım
Kapın toprağı kim darül-emandır Ya Rasûlullah.

*** Biz de bu salâya “eyvallah” deyip bir süre buralarda olamayacığız, (mektuplar da aksayacak, kusurlar affola, hakkınızı helal eyleyiniz.) Seher vakti, sehergâhı yola çıkıyoruz erenler… Kapısına varmaya yüzümüz olmasa da kapısına yüz sürmeye varıyoruz…Daha ism-i şerifini duyar duymaz, ravzasın resmin görür görmez gözünüzde yaş, gönlünüzde tatlı bir hüzün ve elbette ateşîn bir hasret belirdiyse Şebeke-i Saadeti’ne varıp Resul-u Mücteba aleyhi ekmelittehaya hazretlerine siz güzelim canların selamlarını arz eyleyince Ferahfeza bir huzur kaplayacaktır günlerinizi… Madem gönülden gönüle ince bir yol vardır; sezilir, bekleriz efendim bu tarafa yollayıverin merhamet dilendiğimiz kelimelerin gölgesinde içinizin yankısını, salât ü selamlarınızı, arz-ı muhabbetlerinizi, kalbi meveddetlerinizi, binler ecir ile aks û seda bulacaktır.